Anksiyete: Zihnin Hiç Susmaması,Bedenin Sürekli Tetikte Olması ve BuDöngüden Çıkma İhtimali

by admin
0 comments

“Her şey yolunda gibi ama içimde bir huzursuzluk var.”
“Rahatlamam gerektiğini biliyorum ama yapamıyorum.”
“En kötüsünü düşünmeden duramıyorum.”
Bu cümleler, anksiyete yaşayan bireylerin terapi odasında en sık kullandığı ifadelerdir. Çoğu
kişi yaşadığı durumu net bir şekilde tanımlayamaz; sadece sürekli bir gerginlik, zihinsel
yorgunluk ve içsel bir sıkışmışlık hisseder. Zamanla bu durum günlük hayatın bir parçası
haline gelir ve kişi bunu “benim yapım böyle” diyerek kabullenmeye çalışır.
Oysa anksiyete, bir kişilik özelliği değil; öğrenilmiş, sürdürülen ve değiştirilebilen bir
psikolojik durumdur.
Anksiyete temelde zihnin tehlike algısıyla çalışır. Beyin, gerçek bir tehdit olmasa bile “ya
olursa?” ihtimallerini sürekli tarar. Bu tarama hali, kişiyi korumayı amaçlarken paradoksal
biçimde onu yorar. Çünkü beden bu sinyalleri gerçek bir tehlike varmış gibi algılar ve alarm
sistemini devreye sokar.
Bu noktada anksiyetenin yalnızca düşüncelerle sınırlı olmadığını anlamak önemlidir. Kaygı,
bedende güçlü bir karşılık bulur. Kalp atışlarının hızlanması, nefesin daralması, kasların
kasılması, mide ve bağırsak sisteminin etkilenmesi bu alarm halinin doğal sonuçlarıdır. Kişi
bu bedensel belirtileri fark ettikçe daha da kaygılanır ve “kontrolü kaybediyorum” düşüncesi
devreye girer.
Anksiyete döngüsünü güçlendiren en önemli faktörlerden biri belirsizliğe
tahammülsüzlüktür. Anksiyetesi yüksek bireyler için bilinmezlik son derece zorlayıcıdır. Her
ihtimali önceden düşünmek, her senaryoya hazırlanmak onları güvende hissettirecekmiş gibi
gelir. Ancak zihnin bu sürekli çalışma hali, kişiyi anda kalmaktan uzaklaştırır. Dinlenmek,
gevşemek ve keyif almak giderek zorlaşır.
Bir diğer önemli unsur kontrol ihtiyacıdır. Anksiyete yaşayan kişiler genellikle sorumluluk
sahibi, detaycı ve yüksek beklentilere sahip bireylerdir. Kontrolü kaybettiklerini hissettikleri
anda kaygı hızla yükselir. Bu nedenle hem kendilerine hem çevrelerine karşı katı olabilirler.
Bu katılık çoğu zaman dışarıdan fark edilmez; iç dünyada yaşanır.
Anksiyetenin zamanla yaşam alanını daraltmasının temel nedeni ise kaçınmadır. Kişi
kaygılandığı ortamlardan, duygulardan ya da kararlardan uzak durdukça kısa süreli bir
rahatlama yaşar. Ancak bu rahatlama geçicidir. Zihin şunu öğrenir: “Kaçınırsam rahatlarım.”
Böylece kaygı daha fazla alan talep etmeye başlar. Zamanla kişi eskiden yaptığı pek çok
şeyi yapamaz hale gelebilir.
Psikoterapide anksiyete ile çalışmak, kaygıyı tamamen yok etmeye çalışmak değildir. Çünkü
kaygı insan doğasının bir parçasıdır. Asıl hedef, kaygının ne zaman ve neden ortaya çıktığını
anlamak, onunla kurulan ilişkiyi dönüştürmektir. Terapide danışan, kaygıyı bastırmak yerine
gözlemlemeyi, bedensel sinyalleri ayırt etmeyi ve düşüncelerle arasına mesafe koymayı
öğrenir.
Bu süreçte danışanlar genellikle önemli bir farkındalık yaşar: Kaygı onları zayıf yapan bir şey
değildir. Aksine, çoğu zaman fazla sorumluluk alan, fazla düşünen ve çevresini gözeten
bireylerin bedelidir. Terapi, bu yükü daha dengeli taşımayı öğretir.
Anksiyete ile çalışmak zaman ve sabır gerektirir. Ancak doğru bir terapötik süreçle kişi,
zihninin sürekli alarm halinde olmadığı, bedeninin daha güvende hissettiği bir yaşama doğru
ilerleyebilir.

You may also like

Leave a Comment